Kayıtlar

Metot’un kökenleri: Marksist psikolog Lev Vygotsky’de psikoloji ile tiyatro - I

Resim
Lev Semyonovich Vygotsky’nin adı bugün çoğunlukla eğitim psikolojisi, okul bağlamı ve öğrenme tartışmalarının dar koridorlarında dolaşıyor. Ders kitaplarında, seminerlerde ya da “yakın gelişim alanı”nı hızlıca açıklayıp geçen sunumlarda, Vygotsky sanki baştan beri yalnızca sınıf içi etkileşimi izleyen, çocuğun bilişsel gelişimini ölçen bir araştırmacıymış gibi anılıyor. Oysa Vygotsky’nin zihnini biçimlendiren asli iklim, laboratuvarların steril disiplini olmaktan çok uzaktı: Rus Gümüş Çağı’nın estetik gerilimi, edebiyatta biçim arayışlarının yarattığı sarsıntı, sahnenin canlı diyalektiği, eleştirinin keskin dili ve devrimin yarıp geçtiği toplumsal hayatın ritmi… Vygotsky’yi yalnızca “okul psikolojisi”ne sıkıştırmak, onun düşüncesinin en üretken damarlarından birini, yani sanatla kurduğu kurucu ilişkiyi görünmez kılar. 1917 Devrimi’nin yarattığı büyük toplumsal kırılma içinde Vygotsky, bir psikolog adayı olarak belirirken, aynı anda zihnin kuruluşunu dramatik bir eylem gibi kavrayan bir...

Sahne sanatları eğitiminde sınırlar, yanılsamalar ve kurumsal dönüşüm ihtiyacı*

Resim
On yıl önce “Whiplash’in İki Yüzü” başlıklı yazımda,[1] sinema perdesinde büyüleyici görünen ama yakından bakınca ürpertici bir öğretmen–öğrenci ilişkisinin anatomisini konuşmuştum. Filmde caz eğitmeni Terence Fletcher, “deha çıkarmak” vaadiyle öğrencisi Andrew’u adım adım kırar, aşağılar ve yok eder; bu yıkımı da “sanatın, mükemmelliğin gereği” diye paketler. Seyirci olarak o hikâye jenerik aktığında biter ve biz salondan çıkarız; ancak gerçek hayatta benzer dinamiklerin eğitim kurumlarının içinde, stüdyoların kapıları ardında, “metot” ya da “disiplin” adı altında nasıl normalleştiğini uzun zamandır endişeyle izliyoruz. Mesele tek tek “kötü hoca” hikâyeleri değil; sahne sanatları eğitimini taşıması gereken pedagojik sınırların, romantize edilmiş mitler ve denetimsizlik yüzünden sistematik biçimde muğlaklaşmasıdır. Devamı: [tam metin →] * Yıldız, T. (2026). Sahne sanatları eğitiminde sınırlar, yanılsamalar ve kurumsal dönüşüm ihtiyacı.  Tiyatro Tiyatro Dergisi .  https://tiyat...

Concepts in motion: Toward a relational ontology of meaning, practice, and mind*

Resim
Abstract This article advances a relational ontology of concepts (ROC) by synthesizing philosophy of language, cultural-historical psychology, developmental science, linguistics, and conceptual history into a single account of concepts as dynamic, multi-realized coordination patterns that are socially regulated and historically situated. Against views that treat concepts as fixed inner structures or mere labels, I first establish a single, coherent definition: concepts are purpose-oriented, public coordination patterns realized across distributed resources. I then develop a four-layer framework in which conceptual life emerges through coordination among embodied–affordance dynamics, grammatical–discursive scaffolds, social–normative participation, and institutional–historical infrastructures. Stability is explained by interlocking stabilization loops—practice canalization, grammatical regularities, norm enforcement, and codification—while flexibility is explained by recontextualization...

Türkiye sahnesinde üç Macbeth ve yapıbozuma uğrayan karnavalesk bir trajedi: İktidarın kirli çamaşırlarını kim yıkayacak?*

Resim
Shakespeare’in Macbeth’i, salt bir iktidar hırsı trajedisi olmanın ötesinde, coğrafyamızın tekinsiz siyasi iklimiyle her daim ürpertici bir rezonans içindedir. "İyi kötüdür, kötü de iyi" (Fair is foul, and foul is fair) tiradının, ahlaki sınırların muğlaklaştığı zamanlarda bir kehanetten ziyade bir durum tespitine dönüşmesi şaşırtıcı değildir. Bu yazıda incelemeye çalıştığım üç farklı Macbeth uyarlaması (Kemal Aydoğan yönetimindeki Moda Sahnesi, Ümit Aydoğdu yönetimindeki Tiyatro Araştırma Laboratuvarı Eskişehir/TALES ve Güray Dinçol yönetimindeki Fiziksel Tiyatro Araştırmaları/FTA) bu kadim metni Türkiye’nin güncel toplumsal yatağından beslenerek sahneye taşımaktadır. Ancak bu üç yapım, metne sadakatten öte, metni bir "hesaplaşma sahası" olarak kurgulamalarıyla hem benzeşip hem ayrışmaktadır. Devamı: [tam metin →] * Yıldız, T. (2026). Türkiye sahnesinde üç Macbeth ve yapıbozuma uğrayan karnavalesk bir trajedi: İktidarın kirli çamaşırlarını kim yıkayacak?.  Tiyatro ...

Optimizasyon çağında "oyun"un ölümü ve yeniden icadı*

Resim
Toplumumuzun istikbalde maruz kalacağı kırılmayı, o derin ve sarsıcı yarılmayı sezmek için bakışlarınızı meclis tutanaklarının soğuk satırlarından ya da borsa endekslerinin inip çıkan grafiklerinden çevirmeniz gerekir. Asıl hakikat, henüz yürümeyi dahi beceremeyen, kelimelerin dünyasına adım atmamış "yavruların" parmak uçlarında, o dokunmatik ekranlara değen minik temaslarında gizli. Bugün önümüze dökülen veriler, sadece istatistiki birer sayı yığını değil, insanlık durumu üzerine fısıldanan sarsıcı bir kehanettir: Henüz bir yaşını doldurmamış bebeklerin neredeyse yarısı, gündelik hayatın rutin bir parçası olarak mobil cihazlarla hemhal olmuş durumda. Henüz "anne" diyemeyen, benliğini aynadaki aksinden ayırt edemeyen, ayağı toprağın serinliğine değmemiş bir nesil; veri akışının, davranışsal iktisadın ve dijital ürün piyasasının doğrudan bir "bileşeni" olarak hayata gözlerini açıyor. Bu manzara, insan tekinin dünyayla kurduğu ilişkinin kökten bir değişime, ...

Bir sezon diziyi bir gecede bitirip üç saatlik oyunda sıkılmaktan korkmak: Dikkat ekonomisi ve tiyatronun imtihanı*

Resim
Tiyatro fuayesinden çıkıp eve, Netflix ekranının karşısına geçtiğimizde tuhaf bir zaman kayması yaşıyoruz. Aynı insan, evinde bir dizinin sekiz bölümlük bir sezonunu tek gecede, nefes almadan “yutup” bitirebiliyor. Ama gelin görün ki ertesi gün tiyatroya gidip iki perdelik, topu topu üç saatlik bir oyuna girdiğinde, daha yirminci dakikada koltuğunda kıpırdanmaya, saate bakmaya başlıyor. “Gençlerin dikkati dağıldı, artık kimse odaklanamıyor” deyip geçiştirilecek kadar basit bir mesele değil bu. Zamanla, dikkatle ve sanatla kurduğumuz ilişki kökten değişti. İşin görünen yüzü belli: Netflix bize kontrolün bizde olduğu illüzyonunu satıyor. “Bir bölüm daha, hadi bir tane daha…” derken gece akıp gidiyor. Kumanda elimizde, patron biziz. Oysa tiyatro ve sinema, zamanı bizden talep eder; "sekizde başlayacağım, on birde biteceğim ve bu sürenin ritmi bana ait" der. Dijital platform seyircisi “play” ve “pause” tuşlarıyla zamanın efendisi olmaya alıştı bir kere. Tiyatro salonunda ise o ko...